BİYOTEKNOLOJİ VE GDO

Son yılların hızla gelişen teknolojisi biyoteknoloji ve deyim yerindeyse bir kaosa dönüşen
GDO nedir? Biyoteknolojik yöntemler hayatımızın neresinde, GDO’nun olası yararları ve
zararları neler?

Basit bir tanım ile Biyoteknoloji; insan ve çevre sağlığını olumsuz etkilemeyecek yöntemler
ile bilim ve mühendislik ilkelerine dayalı olarak biyolojik sistemlerin mal ve hizmet
üretiminde kullanılmasıdır. Biyoteknoloji terimi ilk kez 1919’ da Karl Ereky tarafından
kullanılmıştır.

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO), modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak
yapıları iyileştirilip geliştirilen ürünler için kullanılan bir terimdir. Genetiği Değiştirilmiş
Organizmalara veya ürünlere, Trangenik ya da Biyotek ürünlerde denebilir. En genel
anlamıyla biyoteknolojiyi “canlı organizmaları ya da bunlardan elde edilen ürünleri
kullanarak yeni ürün ve hizmetlerin üretilmesi” diyebiliriz. Basit biyoteknoloji tanımı
içerisinde mayaladığımız sütten yoğurt veya peynir yapımını, üzüm şırasından şarap
üretilmesini, ya da dağdaki Ahlat Ağacına çoban aşısı yaparak armut üretmeyi örnek olarak
verebiliriz ve bu bizlere bu teknolojinin binlerce yıldır insanlığın hizmetinde olduğunu
gösterir.

GDO’ların elde edilmesinde kullanılan modern biyoteknoloji ya da genetik mühendisliği
demek, doğada mevcut mekanizmaların inclenmesi ve bu bilgiler ışığında yine doğadaki bu
molekülleri kullanarak yeni ürün ve hizmetler ortaya koymaktır. Bunları yapabilmek için de
organik kimya, biyokimya, hücre biyolojisi, genetik, moleküler biyoloji gibi temel bilimleri
çok iyi kavramak gerekmektedir.

GDO’lar Nerde Kullanılır?

GDO’ları yalnızca tarımsal alanda değil, sağlıkta, endüstride, deniz ürünlerinde, yani hemen
hemen hayatımızın her alanında görebiliyor kullanabiliyoruz.

Örneğin; sağlık sektöründe, şeker hastalarının kullandığı insülinin tamamı, test kitlerinin,
kanser ilaçlarının, aşıların ve antibiyotiklerin önemli bir bölümü modern biyoteknolojik
yöntemlerle yani GDO’lu organizmalardan üretilmektedir.

Modern biyoteknolojinin kullanılmasıyla geliştirilen tarımsal ürünler 2009 yılı sonu itibariyle
10.5 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır.

Kısaca modern biyoteknoloji ve genetik mühendisliği teknikleri ile üretilen GDO
hayatımızının her alanında farklı uygulamalarla karşımıza çıkmaktadır.

GDO’ya İhtiyaç Var mı?

İnsanlık avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik düzene geçtiği yani tarım devrimini başlattığı
günden beri doğaya müdahale etmekte ve geçen 10 000 senedir evcilleştirdiği hayvanların ve bitkilerin genetik yapılarını iyileştirmeye çaba göstermektedir. Islah çalışmaları arzu edilen
niteliklere sahip bireylerin (bitki ve hayvanların) seçilmesiyle başlamış, daha sonra elle
melezleme, radyasyonla mutasyon ıslahı gibi gelişen tekniklerle devam etmiştir. Fakat insan
nüfusunun hızla artması ve temel ihtiyaçların artmasıyla birlikte klasik ıslah yöntemleri
yetersiz kalmıştır. Bu ihtiyaç doğrultusunda yeni araştırmalar, teknikler ve tarımla ilgilenen
yeni bilim dalları ortaya çıkmıştır.

RVI3YzVb4-aLseyNJiIur2jSV56-IbC-Ozi-qrDSPhYw29r0yPO4xKaoDm2wLyy-VGq5gjdH5NqIr6vao4NRwJMV86fwnRv3SCS6sOxmIiJig-9t0sHM8-_OO3kWt23SyKM_M3HMIarPL5E1Xg.png
Şekil 1. Biyoteknolojinin Gelişimi (Persley, 1990)

 

Şekilde görüldüğü gibi biyoteknolojinin gelişimi ile birlikte karmaşıklık düzeyi ve araştırma alanları genişlemiştir. 

Bitki biyoteknolojisi ve özellikle gen teknolojisi alanındaki gelişmeler 1980’li yıllardan itibaren hız kazanmış, 1994 yılında ilk kez Genetiği Değiştirilmiş domates FlavrSavr  adı ile Dünya Gıda Örgütü tarafından kabul edildi ve satışa sunuldu. Fakat domates kabuğunun kalın olması nedeniyle talep görmemesinden piyasadan kaldırılmıştır. Bunu gen aktarılmış soya, mısır, pamuk, kolza ve patates bitkileri izlemiştir. 1996 yılından itibaren transgenik ürünlerin ekim alanları hızla artmış ve 2009 yılında 134 milyon hektara ulaşmıştır. 

Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürünlerin ekim alanları incelendiğinde, bu ekim alanlarının % 99’unun A. B. D., Arjantin, Kanada, Brezilya, Hindistan ve Çin’de olduğu, genetiği değiştirilmiş ürün ekimi yapan ülkelerin sayısı %25’e ulaşmış olmakla beraber (Güney Afrika, Avustralya, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, ve Endonezya) bu ülkelerde geniş ekim alanları bulunmadığı görülmektedir  . Hindistan’da Bt içeren (böceklere dayanıklı) pamuk ekimine izin verilmesiyle bu ülkede de transgenik pamuk ekim alanlarının hızla artarak %87’ye ulaştığı görülmüştür. Transgenik ürünlerin ekim alanları 2009 yılı itibariyle 134 milyon hektara ulaşmıştır.

Bt patates ise çevrecilerin tepkisinden çekinen dünyanın en büyük hamburger zincirlerinin talep etmemeleri nedeniyle pek geniş ekim alanları bulamamıştır. Herbisitlere (yabancı ot mücadele ilacı) dayanıklı transgenik buğday çeşidi de gerek çevrecilerin tepkisi gerekse bu ürünü geliştiren çokuluslu şirketin pazarlama kaygıları nedeniyle henüz ticarileştirilmemiştir. Virüse dayanıklı papaya Hawaii adalarındaki papaya endüstrisini kurtarmış olmakla beraber sadece burada ve Çin’de yetiştirilmektedir. Geniş ölçekte yetiştirilen tür ve çeşitlerin yine çok uluslu şirketlere ait tohumculuk şirketleri tarafından pazarlanıyor.

Dünyada yaygın olarak yetiştirilen ve ticarete konu olan Genetiği Değiştirilmiş Ürünler;  soya, mısır, pamuk ve kolzadır. Bunlar ya bazı böceklere karşı dirençli hale getirilmişlerdir ya da herbisit denilen yabacı ot ilaçlarına dayanıklılık taşımaktadırlar.

Böceklere, yabani otlara dayanıklılığı olan GDO’ların daha az ilaçlama gerektiğinden çiftçiler için girdi masraflarını azaltırken daha az kimyasal ilaç kullanıldığı için çevre kirliliği azalacaktır. Herbisitlere dayanıklı soya ya da mısır çeşitlerinin en az toprak işlemesi hatta hiç toprak sürümü yapılmadan önceki yılın sap kalıntıları üzerine ekimin mümkün olduğu bölgelerde toprak erozyonu da gözle görülebilir oranlarda azalmıştır.

Ek olarak piyasaya sunulması beklenen transgenik ürünlerin ise üretim maliyetlerini düşürücü özelliklerin yanında tüketicileri doğrudan ilgilendiren özellikler üzerinde de yoğunlaşması beklenmektedir. Bunlara en güncel örnek “Altın Pirinç” olarak adlandırılan beta karoten/A vitamini içeriği yükseltilmiş çeltiktir. Gelişmekte olan ülkelerde özellikle Güneydoğu Asya’da A vitamini eksikliği çeken 170 milyon kadar kadın ve çocuğun bu şekilde yeterli A vitamini alması ümit edilmektedir. Greenpeace örgütü ise, Altın Pirinç’in sadece çokuluslu şirketlerin bir pazarlama stratejisi olduğunu, bölgede günlük yaklaşık 300 gram pirinç tüketildiğini, ancak bir insanın önerilen günlük dozda provitamin A alabilmesi için bu miktarın yaklaşık 12 katını yemesi gerektiğini iddia etmektedir. Altın pirinci geliştiren araştırmacılar bu hesaplamanın gerçekleri yansıtmadığını söylemektedirler. Nitekim, yapılan bilimsel çalışmalar, biyogüvenlikle ilgili testlerin tamamlanmasından sonra 2012 yılında yaygın üretimine başlanacak olan “Altın Pirinç II” nin günde 72 g tüketilmesiyle çocukların Vitamin A eksikliğinin karşılanacağını ortaya koymuştur.

 

GDO’ların Olası Yararları ve Zararları

GDO’nun olası yararları

  • Genetik mühendislik ürünlerin besleyiciliğini artırıyor.
  • Böceklere ve hastalıklara karşı daha dayanıklı ürünler elde ediliyor.
  • Daha bol miktarda ürün elde edilmesi mümkün.
  • İstenilmeyen durumlarda müdahale daha kolay.
  • Böcek ilaçlarının kullanılmasını azaltıyor.
  • Oldukça çok ve sıkı test ediliyorlar.
  • Şirketler müşteri isteği ve güvenliğine göre hareket etmek zorunda.

 

GDO’nun olası zararları

  • Gıda güvenliği
  • Çevresel etkiler 
  • Küreselleşme
  • Şeffaflık ve bilgi eksikliği
  • Sosyo-ekonomik yapı
  • Biyoçeşitliğinin tehlikeye girmesi
  • Var olan bitki çeşitliliğinin yok olma riski

Yazan: Şilan Atbaş 

Düzenleyen: Ahmet Taha Türk

 

 

KAYNAKÇA

S Çetiner – Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi, 2010 – research.sabanciuniv.edu

 

Related Posts

Yorum yazin