Da Vinci Gibi Düşünmenin Sırrı !

DA VİNCİ GİBİ DÜŞÜNMEK 

DAN BROWN & DA VİNCİ ŞİFRESİ   

Da Vinci Şifresi (orijinal adı ile Da Vinci Code), babası matematik profesörü, annesi ise kilise müzisyeni olan Dan Brown tarafından yazıldı. Dan Brown, din ve bilim çakışması yaşanan bir ortamda büyüdü.  Büyüdüğü bu ortam ise onun merak ve şüphesini alevlendirdi. Gizli örgütlenmeler ve şifre çözme gibi konulara her zaman ilgi duyan birisi olan Dan Brown, uzun süren özverili ve detaylı araştırmaları sonucunda birçok gerçek veri elde etti.

Da Vinci Şifresi, temel olarak 1947 yılında Mısır’ın Nag Hammadi kentindeki çölün kayalıklarında Mısırlı çoban Muhammed Ali’nin bulduğu 13 adet papirüs romanına dayanmaktadır. Keklik Mağarası olarak bilinen bu mağara Eylül 1952’de tekrar araştırılmış,  Ölüdeniz parşömenleri olarak adlandırılan bu tomarlar Kumran Yazıtları olarak da anılmış,  deriye sarılmış halde bulunan papirüs el yazmaları 2000 yıl önce yazılmıştır.  Bu yazıtların bir kısmı İbranice, bir kısmı Aramice’dir. Kâğıt, deri veya bakır plakalar üzerine kaydedilmiş 40.000 adet el yazma parçadan oluşmaktadır. Bu yazmalar  Hristiyanlık âleminde büyük tartışmaların başlamasına sebep olduğu gibi, Da Vinci Şifresi adlı bu eserin de temelini teşkil etmiştir. Bu belgelere göre, havarilerden biri Magdelalı Meryem diye anılan bir hayat kadınıydı ve  İsa Meryem ile evlenmiş, bu evlilikten bir çocuk dünyaya gelmişti. El yazmalarını orijinalinin MS 120-150 yılları arasında Yunanca olarak   yazıldığı, Filippos sureleri ve diğer yazıtların ise M.S. 350-400 yılları arasında Kıptice’ye çevrilmiş olduğu bu tomarların da bu çeviriler olduğu anlaşılmıştı. Kumran Yazıtları olarak da adlandırılan bu belgeler Kahire’de ortaya çıkınca  Mısır hükümeti bunların büyük bir bölümüne el koymuş,  ama 13 kitabın bir kısmı ABD’ne kaçırılmıştı, belgelerin bir kısmı yanmış, bir kısmı da kaybolduğu halde  Hristiyanlığın başlangıç dönemiyle ilgili 52 ayrı metin ortalıkta dolaşıyordu. Dan Brown bu romanında  Vinci’nin yaptığı resimlerinde de bu konuya değindiğini İsa ve Magdelalı Meryem resmi ve diğer  resimlerinde de şifreli olarak bu iddiaları yansıttığını iddia etmektedir.  İsa ve Magdelalı Meryem kalçaları birbirine değecek şekilde geriye doğru yaslanmış olarak oturmakta bu duruşları da kutsal kaseyi işaret eden bir açıyı göstermektedir.  Yazar,  Da Vinci o resmi  yaptığı dönemde papaya ve kiliseye kızgın olduğunu bu yüzden kilisenin istediği resimlere şifreli mesajlar koyarak kadın imgesini yerleştirerek  papalık ve kiliseden intikam aldığını, böylece Kumran Yazıtlarındaki anlatılanlar ile bu şifrelerin uyuştuğunu iddia etmektedir. İsa’nın Magdelalı Meryem ile evlenmiş olması  ve İsa’nın çocuğunu taşıması İsa’yı ölümlü yaptığı için Katolik Hristiyanlığın inançlarını  temelinden sarsacak bir  etki yarattı. Da Vinci Şifresi’ndeki tez ise İncil’in günümüzdeki halinin Tanrı tarafından gönderilen şekli olmadığı, İsa’nın insani boyutu yok edilerek İsa’ya Tanrısal bir misyonla yaklaşıldığı tezine dayanmaktadır.

 Yazarın  diğer bir iddiası ise Da Vinci’nin gizli bir tarikat olan Sion Tarikatına üye olduğu şeklindedir.  1099 yılında kurulmuş olan Sion tarikatı ise bu sırları saklayan bir tarikattır. 1975 yılında Paris’in Milli Kütüphanesi, Sir lsaac Newton, Batticelli, Victor Hugo ve Leonardo da Vinci de dahil olmak üzere, Sion Tarikatı’nın üyelerinin isimlerini içeren, Les Dossiers Secrets (Gizli Dosyalar) diye bilinen parşömenleri ortaya çıkarmıştır. Opus Dei, koyu dindar bir Katolik mezhebidir.

Tüm bu konular ve iddialar bu romanda bulmacalar ve kovalamacalar içinde oluşan bir kurmaca içinde anlatılmıştır. Da Vinci Şifresi ise Katolik Hristiyanlar, yani Vatikan’daki Papalık için kabul edilmesi olanaksız olan iddialar içermiş ve roman, Katolik ve Yahudi savaşını tetikleyen bir  eser haline gelmiştir. Bu sebeplerden dolayı Dan Brown aforoz edilmiş, Vatikan’ın kara listesine girmiştir.

DA VİNCİ VE DÜŞÜNMEK ÜZERİNE

Birçok insan gibi ataerkil ve dogmatik bir toplumda büyüdüm. Da Vinci Şifresi ile ilk tanıştığımda ise, tüm bildiklerimi, doğru veya yanlış demeden çöpe atmaya karar verdim. Çünkü o an fark ettim ki, var olan bir doğru ya da yanlış yoktu, senin seçtiğin ve isimlendirdiğin bir doğru ya da yanlış vardı. Tüm bu seçilip isimlendirilen olaylar, olgular ve basmakalıp düşünceler ise jenerasyondan jenerasyona geçerek sizin hayatınızı doğduğunuzdan andan itibaren şekillendiriyor, siz farkında olun veya olmayın, isteyin veya istemeyin, toplumda tek bir çeşit insan olmanız amaçlanıyordu; sorgulamayan, önüne serilen sözde gerçeklere inanan bir insan. Dünyada var olan onlarca inanış varken, hepsi birbirlerini yalanlıyor, size ‘’Doğru olan benim!’’ dercesine bağırıyorlardı.  Kendi düşüncelerinizi bir daha açmamak üzere bir kutuya koymanız ve o kutuyu da yok etmeniz isteniyordu.

Peki, kaçımız tüm bu kurulmuş düzenin farkındayız? Ama asıl soru şu; Kaçımız bu kurulmuş düzene baş kaldırıp, kendi doğru ve yanlışlarımızı arayacak kadar cesaretliyiz?

Dan Brown, bu düzene baş kaldıracak ve kendi doğrularını, kendi yanlışlarını arayacak kadar cesaretli olan insanlardan ve diğer insanlara ulaşabilecek kadar şanslı olanlardan sadece bir tanesiydi. O kadar cesaretli ve bilinçliydi ki, her dakika gücüne güç katan Hristiyan dünyasını karşısına alabildi. Peki ya Leonardo Da Vinci? Bir gün bu gerçeklerin ortaya çıkacağı umuduyla, kiliseye yaptığı esere mesajlar yerleştirdi. Siz Da Vinci’nin yerine olsaydınız ne düşünerek bunu yapardınız? Cesaretinizi nereden alırdınız? Bu mesajları gelecek nesile nasıl verirdiniz? Kıvılcımı, bakmak ve görmek arasındaki o farkta, sadece görenlerin algılayabileceği bir yerde mi yakardınız?

Da Vinci çok çalışkan bir insandı. Anatomi üzerine çalışırdı. Bitkilerin, hayvanların  atta günümüzde altın oran diye bilinen, kendisinin kutsal oran diye adlandırdığı oranı bulmuştu. Ona göre bu, güzelliğin oranıydı. Bu nedenle Leonardo’nun tüm eserleri aslında bir matematik dehasının ürünüydü.

                                                 Da Vinci – Anatomy

Bir insanı anlayabilmek için, onun düşünce yapısını anlamak gerekir. Leonardo’nun tüm arayışlarının arka planında aslında tek bir fantastik düşünce vardı: ‘’Bütün doğal olaylar birbirine bağlıdır ve hepsinin özel bir davranış biçimi vardır. Aynı bir nehrin damlacıkların toplamından oluşması gibi, bu damlacıkların her biri de parçacıklar tarafından oluşturulmuştur. Bütün bu parçacıkların içinde de daha küçük damlacıklar yer almaktadır ve bu sonsuza kadar böyle gider. Yani bu demektir ki makro evren, mikro evrenin yansımasıdır. İnsan ise evrenin yansımasıdır.’’

 Çoğumuz ömrümüzün bir noktasında, felsefi soruları unuturuz. Bunun önemli nedenlerinden biri de şüphe etmekten vazgeçmemiz, dogmatik yanıtlarla yetinmemizdir. Şüphe, sunulan açıklamayla yetinmeme, var olan şeylerin olduklarından başka türlü olabileceklerini düşünme eğilimi olarak ortaya çıkar. O, merak ve hayret duygusunun tamamlayıcısı olan önemli bir faktördür. Şüphe, felsefi sorgulamayı harekete geçiren en temel güçtür. Şüphe eden insan, gerçekliğin göründüğü gibi olmayabileceğini, görünüşün gerisinde farklı nedenler olabileceğini düşünen insandır.

Da Vinci’nin fazlasıyla sahip olduğu şüphe duygusu onu farklı düşünmeye yönlendirdi. Yaratıcı düşünen,  ayrıntılara önem veren, araştırmalarını özenle ve detaylı bir şekilde yapan Da Vinci, çalışmaları yüzünden deli lakabı ile anılmıştır. Varlıkların anatomisi ile yakından ilgilenerek, tıp alanına katkıda bulunmuştur.  Resme olan göz ardı edilemez yeteneği ise onun benzersiz tablolar yapmasına sebep olmuştur. Zaman yönetimine dikkat eden Da Vinci, yeni bir uyku sistemi geliştirmiş, yirmi dakika uyuyup bir saat uyanık kalarak gününü daha verimli geçirmeyi amaçlamıştır. Yazılarını ise sadece zeki insanlar okuyabilsin diye şifreli, sağdan başlayarak ve tersten yazardı. yaya ve taşıt trafiğini ayırmayı teklif eden ilk kişidir.

Leonardo’nun Mona Lisa adlı eserinde, figürün arkasında uzanan manzaranın gittikçe soluklaşması, buğulu bir ton alması, üstadın bir buluşudur. Böylece o zamana kadar yalnızca çizgi perspektifiyle sağlanan derinlik, Leonardo’nun “Sfumato” diye tanımladığı bu yeni buluşla, diğer eserlerine de daha inandırıcı bir boyut kazandırmış olup sanat camiasında bir ilke imza atmıştır.

Usta bir ressam olduğu kadar başarılı bir müzisyendir. Ur liri ve flüt çalmasının yanı sıra, asillerin toplantılarında ve patronların saraylarında sık sık şarkı söylediği bilinmektedir. Vinci, madeni para üretimi için bilinen en eski makineyi icat etmişti. Leonardo, insanın anatomisini kusursuz çizebilmek için kemiklerin, kasların ve eklemlerin yapılarına yöneldi. Onun için insan, adeta prensiplerini merak ettiği bir makineydi. Kadavralar üzerindeki incelemeleri dini açıdan hoş görülmeyince Leonardo, Papa’dan gizli çalışmayı seçti. Da Vinci’nin kadavralarla çalışırken adresi Floransa’nın en eski hastanesi Santa Maria Nuova’nın bodrumuydu. İncelemeleri sonucunda 240’dan fazla çizim, 13.000’den fazla gözlem gerçekleştirerek vücudun bilinmeyen özelliklerini ortaya koymuştur.

 

SES GETİREN FRESK: SON AKŞAM YEMEĞİ

Da Vinci 1495-1498’de yaptığı bu freskte, İsa’nın içlerinden birinin kendisine ihanet edeceğini söylediği anda, havarilerin dramatik ifadesini mükemmel yansıttı. Bu duygusal atmosferde suçlu olan Yahuda, sağ elinde para kesesiyle, masadakilerden epey aşağıda resmedilirken, İsa resmin ortasında huzurlu ve sakindi. Sanat tarihçileri asırlar boyu bu duvar resminin pek çok sırrı barındırdığını söylediler. Masa örtüsünün neden sadece bir yanı düğümlüydü? İsa’nın yanındakinin en genç havari Yuhanna mı, Magdalalı Meryem miydi? Hançer tutan el kime aitti? Bu sorular ve daha fazlası, hiçbir zaman cevaplanamadı. Öyle bir düşünce yapısına sahipti ki, eserlerinde gizlediği sırlar onlarca yıldır ortaya çıkamadı.

 

Da Vinci’nin en büyük isteği uçmaktı.  Göğü fethetme düşüncesi ise onu kuşlar üzerinde araştırma yapmaya iter. Kuşların havada uçarken iki ayrı hareket çizgisi oluşturduklarını gözlemledi. Uçma makinesi, paraşüt, helikopter  ve kanat tasarımı, hava alanında yaptığı tasarımlardır.

Yeryüzüyle, gökyüzüyle, yeraltı ve deniz derinlikleriyle ilgilenmiştir. Yaşam felsefesi, doğada var olan her şeyin sırlarla kaplı olduğu ve mutlaka çözülmesi gerektiğiydi. Bununla ilgili, “insan nefes alıp verdiği zaman içinde akciğerlerin şişip indiği bir kan gölü varsa, dünyanın vücudunun da aynı şekilde nefes alabilmek için kabaran ve alçalan bir okyanusu vardır” sözünü söylemiştir.  Bu düşünceleri ardından denizaltı gemisi gibi birçok farklı ve günümüzdeki araçlar ile neredeyse aynı taslaklar çıkarmıştır.

 

Bunca anlattığım şeyden sonra size söyleyebileceğim birkaç şey kaldı:

Şüphe Duyun! Sorgulayın! Araştırın! Hayal Edin! Çok Çalışın! Pes Etmeyin! Kimsenin Size Engel Olmasına İzin Vermeyin!

İŞTE, DA VİNCİ GİBİ DÜŞÜNMENİN SIRRI BU!

Sevgilerimle

Umay Rana Usta (Bilim Virüsü İzmir Ekip Gönüllüsü)

 

Related Posts

Yorum yazin