HAYAT KISA, KOKLAMAYA BAK!

HAYAT KISA, KOKLAMAYA BAK!

Yazıya bir düşünce deneyiyle başlamak istiyorum: Diyelim ki çok ciddi bir hastalığınız var ve bunun için acil olarak ilaç kullanmanız gerekmekte. Elinizde beş farklı ilaç var ancak hepsinin yan etkileri farklı. Bu yan etkinleri ise tek bir ortak noktası var: Her ilaç farklı bir duyunun kaybına yol açıyor. Görme, işitme, duyma koklama ve tatma duyularınızın birinden hayatta kalmak için vazgeçmek zorundasınız. Bu hangisi olurdu?


Açıkçası insanların çoğuna göre bu duyu “koklama”. Sebebi ise günlük hayattaki yerinin küçümsenmesi. Peki, günlük hayatımızda koklama duyusunu nelerde kullanırız?

Yemeğin yapım aşamasında yemek henüz sıcak olduğundan lezzeti ve içeriğindeki malzemeler koklayarak bulunur. Aynı şekilde tat ve koku duyusu içe içe olduğundan yemeğinin lezzetinin tamamıyla algılanmasını sağlar. Başka? Bir annenin bebeğine sarıldığında bırakmak istememesinin sebebi sahip olduğu eşsiz kokudur. Başka? Birçok insana toplum içinde güven veren özenle seçilmiş parfümler, insanlar arasında kurulan bir köprüdür. Başka? Çoğu yeri yalnızca kokusu için severiz: deniz kenarı, orman, çiçek dükkanı ve hatta bazı mağazalar…

Peki ya günlük hayatımızda önemli bir yeri olan bu duyu yitirseydik neler olurdu?

University East Angle’daki bir çalışmada, yaşları 31-80 arasındaki koku alma duyularını çeşitli sebeplerle kaybetmiş kişilerin deneyimleri araştırıldı. Sonuçlara göre çoğu yemekten zevk almayı bıraktı ve iştahlarında azalma görüldü, diğerleriyse besin değeri düşük çok miktarda yemek yedikleri için kaçınılmaz olarak kilo aldılar. Aynı zamanda koku duyusu kaybolanlar için mutlu anıları, parfümleri, insanları ve özel günleri hatırlaması oldukça zorlaştı çünkü kokular bizi insanlara, yerlere ve duygusal anılara götüren bir araçtır. Kişisel hijyen ise insanlar kendilerini koklayamadıkları için büyük bir problem zira bu insanlardan birçoğu utandıkları için toplum arasına bile çıkamıyor ve bu da kişide anksiyete, öfke problemleri, depresyon, toplumdan izolasyon, kendine güvensizlik ve üzüntüye sebep oluyor.

Peki ya koku hassasiyetimiz çok üst düzeye ulaşsaydı?

Bu konuda zihninizde natüralist bir tablo çizebilecek bir kitap var: Patrick Süskind’in “Koku” adlı romanı. Kitapta karakterin koku duyusunun çocukluğundan beri çok hassas olmasından dolayı çevreyi algılamada normal insanlar gibi görme ve duyma duyularını değil koku duyusunu kullanması anlatılıyor. Bu hassasiyet ise zamanla karakterin psikolojik sorunlara yaşamasına ve anormal davranışlar sergilemesine yol açıyor. Aynı zamanda bu yeteneği yanında çalıştığı insanlar tarafından daha önce hiç akla gelmemiş değişik kokular üretmekte kullanılıyor. Karakterin ise çözemediği en büyük problem kendi kokusunu alamayışı! Bazı insanlar bu kadar olmasa bile kokulara karşı oldukça hassastırlar ve genelde bazı kokulara maruz kaldıklarında rahatsız olurlar.

Bilim dünyasında bunun adı Hiperosmi!

Genelde bazı nörolojik hastalıkların yan etkisi olarak ortaya çıksa da hamileliğin belirli dönemlerinde de geçici olarak yaşanabiliyor. Hiperosmi’yi tetikleyen başlıca kokular: temizlik malzemeleri, bazı kimyasallar, parfümler ve mumlar içine koyulan esanslar…
Bütün bunlar bir yana, peki nasıl koku alıyoruz? İlk olarak havada süzülen buharlaşmış koku molekülleri burun deliklerine ulaşır ve buradaki mukusta çözünür. Ardından mukusun altında koku alma reseptör nöronları adı verilen özel reseptör hücreleri kokuyu tespit eder, bu nöronlar binlerce farklı kokuyu tespit edebilir. Koku reseptör nöronları, bilgiyi burnun arkasında kalan koku ampullerine iletir. Koku soğanı beynin bir parçası olan duyu
reseptörlerine sahiptir Limbik sistem ve Neo-korteks’e doğrudan mesaj gönderir. Bu beyin merkezi kokuları algılar ve bize bu koku duyumlarıyla ilişkili insanları, yerleri veya olayları hatırlatmak için anılara erişir.

Koku duyumuz, sahip olduğumuz diğer duyulardan 10,000 kat daha etkilidir! Koku sinyali beyne doğrudan iletildiği için beynin cevabı üretmesi çok kısa sürede olur. Diğer duyularda ise bu süre daha uzundur çünkü alınan sinyaller başka sinirler aracılığıyla beyne iletilir. Koku duyusunun önemi yapılan birçok çalışmayla anlaşılmaya başlanmakla birlikte bilim dünyasında hala şüpheler devam ediyor! Brown University’deki bir çalışma koku duyusunun güvenilmez olduğunu savunuyor. Araştırmacıların bulgularına göre insan REM uykusundayken çıkan sesler kişileri uyandırmasına rağmen etraftaki uyarıcı kokular ise uyandırmıyor.

Ek olarak Neuron’da yapılan bir araştırma, koku alma sürecinin bildiğimiz gibi olmayabileceğini öne sürüyor. Yapılan çalışmada katılımcılardan birinin koku alma ampülleri bulunmamasına rağmen koku duyusunun çok iyi düzeyde olduğu ortaya çıktı. Aynı zamanda kontrol grubundaki dokuzuncu katılımcının da koku duyusu çok iyi olmasına rağmen koku ampülleri olmadığı anlaşılınca alarmlar çalmaya başladı! Bazı araştırmacılar ise katılımcıların el tercihlerinin belirleyici faktör olabileceğini de savunuyordu. Kimileri sağ elini kullananların
kimileri ise sol elinin kullananların bu duruma yatkın olduğunu savundu. Araştırmalara devam edildiğinde ise koku duyusu olduğu halde koku ampülü olmayan 2’si solak 4 kadın daha bulundu. Şaşırtıcı olan şey ise bu iki solak kadının da ikizleri vardı ve ikisinin de ikiz kardeşlerinin koku ampülleri bulunmaktaydı!

Ece Babuşcu

 

Kaynakça:

Tali Weiss, Timna Soroka, Lior Gorodisky, Sagit Shushan, Kobi Snitz, Reut Weissgross,
Edna Furman-Haran, Thijs Dhollander, Noam Sobel. Human Olfaction without Apparent
Olfactory Bulbs. Neuron, 2019; DOI: 10.1016/j.neuron.2019.10.006
Sally E. Erskine, Carl M. Philpott. An unmet need: Patients with smell and taste
disorders. Clinical Otolaryngology, 2019; DOI: 10.1111/coa.13484
https://www.brown.edu/Administration/News_Bureau/2003-04/03-139.html
http://www.tsbvi.edu/seehear/summer05/smell.htm

Related Posts

Yorum yazin